Advert
MASALIM: MEZOPOTAMYA' DAN ANTALYA İSTANBUL UÇLARINA UZANAN 3: AŞK VE TOPRAK TUTKUSU YAKAR
Dr. Fahriye Yonca AYAS (MEZOPOTAMYA PRENSESİ)

MASALIM: MEZOPOTAMYA' DAN ANTALYA İSTANBUL UÇLARINA UZANAN 3: AŞK VE TOPRAK TUTKUSU YAKAR

Bu içerik 129 kez okundu.

(Öz yaşamdan ve aileden esinlenilmiş bazısı gerçek bazısı hayal bir masal)
Yarım asrı geçen bir süredir gitmediği öz yurdunda elindeki kırmızı kapaklı cam kavanoza göz yaşlarıyla beraber atalarının toprağını koyan Mezopotamya Prensesi.
Orada durdu üstünde ayak bileklerine uzanan turuncu elbisesi; uzun saçları çoğunlukla olduğu gibi iki örgü. Mezopotamya’ nın parçası Siverek’ te Madun Köyünde kahverengi toprak üstünde samanların altın gibi parıldadığı o anda yıllar önce fesleğen gözlü babasının bir cümlesi ile kalbine düşmüş olan o aşkın alevini hissederek. O alev ki şu anda camdan taşıp ellerini, bir kez daha tutku ile kalbini yakmakta idi.
Yukarı Mezopotamya; Ceylanpınar ovasında güneş henüz en sıcak ışınlarını yollamaya başlamadan önce ince uzun bir silüet süt beyazı atını zaman zaman hızlanarak zaman zaman yavaşlayarak keyifli sürmekte idi. Uzaklardan en çok dikkati çeken silüetin boynuna dolamış olduğu kırmızı siyah ipek puşe idi.
Ceylanpınar berberine giren ince uzun boylu genç adam koltuğa oturup kendini berberin usturasına teslim etti. İşlerini nihayet bitirmiş ve evine geri dönmeden önce tıraş olmak için ilçenin tek berberinin kapısından içeri girmişti. Berber genç adamın sakalını sabun ve fırça ile köpürttü; eline usturasını aldı ki kapıdan içeriye iri yarı ama biraz tıknazca, siyah deri çizmelerinin içine şalvar paçalarını sokmuş, kırk düğme yeleğinin cebinden sarkan gümüş köstekli saatinin zinciri göz alan pala bıyıklı esmer bir adam girdi. Yürüyüşü ile dünyanın sahibi olduğunu ilan eder gibi idi. Kapıdan içeri girdiği anda berber genç adam ‘’Kalk kalk çabuk koltuktan’’ derken bir yandan çıraklara işaret ediyordu. Çıraklar hemen koşturup dükkana yeni giren yaklaşık 50 yaşlarındaki heybetli adamın elindeki kamçısını alıp terini silmesi için temiz havlular uzattılar. Delikanlı hiç istifini bozmadan koltukta oturmaya devam ediyordu. Berber bir kez daha kalkmasını söyleyince yine hiç istifini bozmadan ‘’Neden kalkıyormuşum ki tıraş yarım mı bırakılır’’ ‘’Sonra devam ederiz, Hamza Ağa’yı bekletemem’’ ‘’Ne diyorsun sen adam, sabunla köpükle kalkılır mı? O Hamza Ağa ise ben de Veysi’ yim. Ne olmuş yani, tıraşım bitmeden kalkmam’’ Berber ne yapacağını bilemez halde kıvranırken Hamza Ağa delikanlıya ‘’Yabancısın sanırım sen buralarda delikanlı, nereden geldin?’’ ‘’ Urfa’ dan biraz işlerim vardı’’ Hamza Ağa döndü berbere ‘’ Tanımıyor bizi, tıraşını bitir bana da bir çay söyle demli olsun’’ diyerek dükkandaki tek koltuğa oturup delikanlı ile sohbet etmeye başladı. Berber şaşırmıştı, ilk defa bir müşterisi Hamza Ağa gelince kalkmıyor, Hamza Ağa ise kendisine karşı gelen birine ilk defa tepki koymuyordu. Hamza Ağa çayını içti, delikanlı tıraşı bitmiş çıkarken Hamza Ağa ‘’ Dur delikanlı, öğlen yemeğini benim evde yiyelim , otur çay iç hem ödeşmiş oluruz sen de beni beklersin’’
Yarım saat sonra eve doğru giderlerken Hamza Ağa delikanlının kim olduğunu kimlerden olduğunu öğrenmişti. Eve vardıklarında beyaz atlı uzun silüet te ahırın bulunduğu kapıdan içeri girmekte idi. Öğlen yemeklerini yiyip kahvelerini içerken ‘’Dönüş ne zaman ?’’ ‘’Yarın inşallah’’ ‘’Gitmeden bana bir uğrar mısın tekrar Veysi? ‘’
İçeride Hatice evin kahyası daha doğrusu kendisini büyütmüş olan yaşlı kadından babasının yanındaki misafir hakkında bilgi alıyordu. Misafirin ince uzun silüeti Hatice’ ye kendisi gibi gelmişti. Misafir gidince babasının yanına gitti oturdu başını dizine koydu. Kıymetlisi idi Hamza Ağa’ nın. Tek kızı idi, anasız büyümüştü. Derler ki o ince uzun silüeti ile beyaz atı ile geçerken nice delikanlıların gönlü yanmış ta tutuşmuş. Ama Hamza Ağa kızına kimseleri layık görmemişti. Kızının saçlarını okşarken mırıl mırıl konuştular baba kız. Hamza Ağa ertesi sabah Veysi’ ye doğrudan ‘’ Bugüne kadar kimse bana karşı çıkacak cesareti göstermedi, kimse kendine bu kadar güvenli davranmadı Veysi; benim bir can parçam var, yiğit bir adamla evlensin isterim’’ dedi. ‘’Ama bil ki nazlıdır, dik başlıdır ne de olsa Hamza Ağa’ nın kızıdır.’’
Görücüler geldi gitti; evin yaşlı kahyasının yanında iki genç birbirlerinin yüzüne bakamadan hele ki Hatice’ nin başı hiç yerden kalkmadan görüştüler. Toy yedi gün yedi gece sürdü, yemekler dağıtıldı, silahlar atıldı, kınalar yakıldı…
Son düğün gecesinden sonra Hatice yüzünde al duvağı, yatağın kenarında otururken Veysi geldi yatağa oturup ayaklarını uzattı Hamza Ağa’ nın kızına ‘’ Çıkar çizmelerimi’’ Hatice kulaklarına inanamadı, önce kapıya yöneldi atına atlayıp beyaz atının üstünde ince bir silüet gibi akası vardı Ceylanpınar ovasına; sonra döndü ‘’Ben mi çıkaracağım senin çizmelerini?’’ Veysi sustu ayağını uzattı
Hatice al duvağının altında gözlerinde yaşlar eğildi çizmeyi çekti bir saniye kadar durdu, tam ikinci çizmeye uzanacakken elindeki çizmeyi çaldı yere. Veysi fırladı ayağa sessizce ve öfkeyle yüzündeki al duvağı çekti ve…
Gözlerini yıldırım çarpmışa çeviren gözyaşlarını pınarlarında tutmaya çalışan bir çift yemyeşil göz alev alev… O an yandığı andı… Dünyada hiçbir kuvvetin esir edemeyeceği Veysi bir çift yeşil aleve gönüllü kendini zincirledi. ‘’Ağlama, ağlama bundan sonra ben çıkarırım senin çizmelerini, sen yeter ki ağlama Haticem’’
MEZOPOTAMYA ATEŞİ
Karacadağ tepesinde yanan bir ateşti aşk
Öylesine uzak öylesine sıcak ve yasak
Uzun yolların savaş yıllarından yaralar taşımaktaydı adam
Öylesine tutsak öylesine cesur ve çorak
Uzun beyaz saçları vardı kadının
Yılların içinden kaybettiği gözlerden
Öylesine kırılgan, öylesine narin ve çelik
Ve biliyordu adam
O yeşil su akarsa el değmemiş gönlüne
Bahçesinde anasının mor sümbülleri yeniden açacak
Ve biliyordu kadın akarsa o gönüle
Bir daha eskisi gibi olmayacak
Aşk yasaktı bu topraklarda
Aşk düzeni bozandı
Aşk ihanetti iktidar savaşlarına
Biliyordu adam gözlerine her baktığında
Hiç böyle sevilmediğini
Ve biliyordu kadın o gözlere her baktığında
Hiç böyle esirgenmediğini
Karacadağ tepesinde yanan bir ateşti aşk
Sönmüş lavları yeniden sıçratmaya hazırlanan
Öylesine havada öylesine tutulası
Hazırdı patlamaya
Çelikten prangaları vardı adamın
Öylesine geçmişten öylesine geleceğe
O’ nu bağlayan verilmiş sözlere
İpektendi bileğindeki zincirler kadının
Öylesine sabırla örülmüş
Öylesine narin ve kopamaz
Biliyordu, biliyordu ikisi de
Mezopotamya topraklarında
Dengeler bozulamaz
Ama ah Karacadağ tepesinde yanan bir ateşti aşk
Karacadağ tepesinde durdular
Birbirlerine baktılar
Anladılar ve sustular
Çözdü başındaki yeşil yazmayı kadın
Anasından kalan
Dağılan beyaz uzun saçlarına aldırmadan
Uzattı hiç konuşmadan
Babasından kalan köstekli saati çıkardı adam
Uzattı hiç konuşmadan
Uzandı elini öptü kadın
Bir damla yaş akıtarak
Kaldırdı alnından öptü adam
Gözyaşını saklayarak….
Karacadağ tepesinde yanamayan bir ateşti aşk
Yine sönmeye mahkum
Yine yüzyıllarca
Ağıtlar yakılacak
Hasret havada asılı kalacak….

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Başkan Çakmak’tan Ramazan ayı mesajı
Başkan Çakmak’tan Ramazan ayı mesajı
AK Parti Milletvekili Açanal'dan Çakmak'a ziyaret
AK Parti Milletvekili Açanal'dan Çakmak'a ziyaret
reCAPTCHA demo: Simple page