“Bizim zamanımızda farklıydı...” Bu cümle, her ne kadar klasik bir kuşak çatışması başlangıcı gibi görünse de aslında derin bir özlemin ve kaybolan bir hakikatin ifadesidir. Gerçekten de farklıydı. Bizim zamanımızda sokaklarda terleyene kadar oynar, yorulduğumuzda ise hep beraber en yakın komşunun kapısını çalardık. Bir bardak suyu kana kana içerken yanına katık edilen bir dilim limonlu kekin tadı, bugün en lüks pastanelerde bulunmazdı. Zaman öyle hızlı geçerdi ki, güneş batarken gölgemiz yere düştüğünde gölgemizle bile dans ederdik. Ne yazık ki çocukluğun o saf, masum ve özgür hali, şimdilerde yerini bambaşka bir gerçekliğe bıraktı.
Masumiyetten Mekanikleşmeye
Peki, nereye gitti o çocukların nezaketi? Annesinin gözlerinin içine bakıp, tek bir mimikten ne demek istediğini anlayan, isteklerini nezaketle dile getiren o nesil nerede? Kurdukları cümlelerle özgüven ile ukalalık arasındaki ince çizgiyi koruyan, hayal güçlerini bez bebeklere ve tahta arabalara sığdıran çocuklar, bugün yerini teknolojiyle kuşatılmış bireylere bıraktı. Oysa o eski oyunlar sadece eğlence değildi; hayatı doğrudan deneyimleyerek öğrenmenin, paylaşmanın, sabrın ve empatinin ilkokulu gibiydi.Gerçekten hayatın içinde “yaparak yaşayarak” öğrenmeydi.
Ekranların Gölgesinde Kalan Çocukluk
Televizyonun hayatımıza girişi ve çok kanallı dönemin başlaması bile bu masumiyeti hemen bozmamıştı. O zamanlar uymamız gereken saatler, ailenin planladığı belirli bir uyku düzeni vardı. Günümüzde ise tablo oldukça değişti; anne ve babası uyuduktan sonra saatlerce ekran başında kalan, sanal dünyalarda sabahlayan bir nesil yetişiyor. Üstelik teknolojik materyaller artık çocuklara katkı sunmaktan ziyade, onları birer tüketim nesnesi haline getiriyor. İlkokul çağındaki çocukların ellerine tutuşturulan yüksek maliyetli akıllı telefonlar ve tabletler, onları daha kişisel gelişimlerini tamamlamadan teknoloji bağımlısı yapıyor.
Doğadan Kopuk Bir Nesil
Teknolojik kuşatma, çocukları sadece sosyal hayattan değil, doğanın kendisinden de kopardı. Çileğin ağaçta mı yoksa tarlada mı yetiştiğini bilmeyen, "markette yetişiyor" cevabını veren çocuklarla karşılaşıyoruz. Bir ilkokul öğrencisine “Jaguar nedir?” diye sorulduğunda, bir hayvanı değil de bir otomobil markasının özelliklerini detaylarıyla anlatabiliyorsa, burada durup düşünmemiz gerekir. Teknoloji evlerimizin başköşesine yerleştikçe, çocuklarımız doğa, hayvan ve evren sevgisinden uzaklaşarak robotlaşmış bir hayatın içine hapsoluyor. Belki çok iyi okullarda okuyup parlak kariyerler yapacaklar, ama merhamet, vicdan ve kültürel değerlerden yoksun birer "başarı makinesi" olma riskiyle karşı karşıyalar.
Ebeveynlik Yanılgısı: Sevgi mi, Taviz mi?
Bu tablonun oluşmasında biz ebeveynlerin payı yadsınamaz. Çoğu zaman kendi geçmişimizdeki eksiklikleri çocuklarımız üzerinden tamamlamaya çalışıyoruz. “biz görmedik, çocuğumuz görsün” mantığı, yaramazlık ile şımarıklık arasındaki kontrolü zorlaştırıyor. Özellikle çalışan anneler, ayıramadıkları zamanın suçluluk duygusunu çocuğun her istediğini yaparak telafi etmeye çalışıyor. Ancak farkında olmadan, doyumsuz ve hayatın gerçek zorluklarıyla başa çıkmakta zorlanan bireyler yetiştiriyoruz. Eksik kalan sevgi ve şefkat, pahalı oyuncaklarla veya sınırsız özgürlükle ikame edilemez.
Gelecek İçin Bir Yol Haritası
Çocuklarımızın geleceği için onlara sadece başarıyı değil, mutlu ve erdemli bir birey olmanın yollarını öğretmeliyiz. Yaşanan pek çok toplumsal olumsuzluğun temelinde sevgisizlik yatar; bu yüzden öncelikle sevmeyi öğretmeliyiz. Varlığın değerini bilsinler ama yokluğa da göğüs gerebilsinler. Güçlü olsunlar ama bu gücü zorbalıkla değil, ilim ve bilimle kullanmayı öğrensinler. Paylaşmayı, merhameti, adaleti ve bir ağacın da tıpkı bir insan gibi canlı olduğunu aşılamalıyız.
Kendi kültürlerini kaybetmeden, özgüvenli ve vicdanlı bireyler olarak yetişmeleri için onlara gerektiğinde “hayır” demeyi de bilmeliyiz. Unutmayın: Siz kıyamayıp her istediğini yapsanız da, gün gelecek hayat onlara en sert şekilde “hayır” demeyi öğretecektir. Onları bu sert derse hazırlamak, onlara sunacağımız en büyük sevgi gösterisidir.
Şükrü DOLAŞ
İnsan önce kendine bakmalı!
Arzu Kılıç DAĞBAKAN
VİCDANIN YÜKÜ, ARSIZIN GÜCÜ
Hüseyin Gökmen
Nerden geldi bu İRAN İSRAİL SAVAŞI
KOÇALİ AYMAZ
İl olmak hakkımız
Mevlüt BAYRAKTAR
Haklı Kalmak
ARMANC AŞİRAN
BİZİM MEMLEKETİN “BAZI” İNSANLARI…
RIFAT MERTOĞLU
ALEMİMDE SÜRGÜN KELİMELER
HİKMET AKSOY
BİR DEMOKRASİ ÖĞRETMENİ (Faik Ahmet Barutçu’nun 60. Ölüm Yıldönümü Nedeniyle)
İlyas KAMBALI
Bir Kitap: “Başka Neler Mümkün?”
Av. Şeyhmus İNAL
YENİ ANAYASA HAKKINDA NE DÜŞÜNÜYORUM